25 Haziran 2010 Cuma

Bir gün

Sessizce masada oturmuş önümdeki peçetenin desenlerini incelerken, “Neden yemiyorsun?” diye sordu babam. Bu soruya verebilecek bir ton cevabım olduğunu bilmek benim için yeterli, onun içinse bilinmezdi. “Canım istemiyor.” dedim umursamaz bir tavırla omuz silkerek. Annemse hiçbir şey söylemeden, benim söylememi de beklemeden önümdeki boş tabağı aldı. Rastgele bir şeyler doldurmaya başladı. Nasıl olsa yediklerimin hepsini en fazla yarım saat içinde, mide özsuyuyla karışmış iğrenç bir sıvı olarak ağzımdan geri çıkaracağımı, normal bir insan için normal bir eylem olan yemek yemenin bu noktada benim için ne kadar anlamsızlaştığı ona söylememe fırsat vermeden, yemek yememeye direnen küçük çocuğuna emir veren bir anneye dönüşerek, net ve sert bir ses tonuyla, “O tabak bitecek.” dedi. İtiraz etmedim. Ne kazanacak ne kaybedecek bir şeyim olmadığını bilerek son kırıntısına kadar bitirdim. Kimseye bir şey söylemeden masadan kalktım. Odamın ahşap kapısının açılırken çıkardığı kulak tırmalayıcı gürültüden nefret ettim bir kez daha. Pencereye yaklaştım. Yağan yağmuru, insanların telaşının seyrettim. Yağmuru sevmezdim ama onun hakkında başka tespitlerim de vardı. Değişkendi yağmurun insan üzerinde etkileri. İnsanın ruh haline uyum sağlardı yağmur ve duygularını katlardı. Bence yağmur hüzünlendirmezdi insanı hiçbir zaman. Onun görevi insanın kalbinde sıkışıp kalmış hüznü dışarı çıkarmak, etkisini katlamak, katlanılmaz ve bunaltıcı hale getirmekti. Benimki yeterince katlanılmaz olduğundan, bir de yağmurun etkisini kaldıramazdım. Katlanılmaz üzüntünün dolaylı sebebi, bir zamanlar ölümüne mükemmel olan kişiyi hatırlayınca midemde o tanıdık yanma hissini duydum. Birkaç saniye sonra boğazımda… Bastırmaya çalıştıkça gözlerim yaşardı. En sonunda dayanamayarak kalktım. Hızlı hareket etmeye ve mümkün olduğunca ses çıkarmamaya çalışarak tuvalete koştum. İçeri ses gitmemesini istediğimden 2 haftalık suç ortağım olan kapıyı sıkıca kapatıp kilitledim. Mide özsuyumla karışmış yarı sindirilmiş sabah kahvaltım saçlarıma bulaşmasın diye sol elimle geriye doğru tuttum kâküllerimi ve kusmaya başladım. Aralıklarla 2 kez toplam 10 saniye. 2 hafta içinde tam 37. kez aynı sahne. Doğrudan sebebi belirsizdi. Aşık olduğumu bildiğim dolaylı sebebi ise bu durumdan habersiz kim bilir nerde… Tekrar onu düşünmek tekrar midemin kasılmasına sebep oluyor, bense içinde artık çıkarılacak bir şey kalmadığına kendisini ikna etmeye çalışıyordum. Bu şekilde kıvranma faslı 8 saniye. Kalkıp içimden söverek sifonu çekmem ve yüzümü yıkamam toplam 20 saniye. Sadece oksijene ve biraz nikotine ihtiyacım var. Odama doğru yürüdüm aynı kapıyı aynı lanet gıcırtıyla açtım. 1 aydır dokunmadığım paketi nereye sakladığımı düşünürken, hatırlatacak bir ayrıntı bulma umuduyla eşyaların üzerinde gezdirdim gözlerimi. Evet alttan ikinci çekmece ucuz kırmızı plastik kutunun içinde olmalıydı. Paketi 1 aydır hapsolduğu kutudan çıkardım ve içinden 2 tane alarak özgürlüklerini ilan ettim. Buralarda bir yerde bir de çakmak vardı. Bir arkadaş tarafından ödünç verilmiş, unutulmuş çakmak. Oradaydı. Cebime attım ve ayakkabılarımı giyerek evden çıktım. Yağmur dinmişti, bu da rahatsız edilmeden kendimi zehirleyebileceğim anlamına geliyordu. Bir tanesini yaktım. Yürürken bastığım su birikintilerinden sıçrayan sulara, 15 yaşında çocuk sayılabilecek bir kız çocuğunun elinde sigarayla bu denli rahat olmasına ayıplayan gözlerle bakan duyarlı vatandaşlara, dumanı içime çektikçe kalbimi sıkıştıran, yok olmaktan ziyade büyümek için direnen üzüntüme aldırmadan sadece yürüdüm. Soğuk rüzgârı yüzümde hissederek nereye gittiğimi düşünmeden uzun uzun yürüdüm.

24 Haziran 2010 Perşembe

Meme Fışfışları

Haziran'ın kapı aralığından başını göstermesiyle haber kanallları ve ona benzer ajans niteliğindeki yerler plaj haberleri yapmak için fırsat kollamaya başladı.Yakın zamanlarda magazin programlarıyla başlayan kervana,akşam haberlerinin son dakikalarında televizyon izleyicilerine iki dakikalık orgazm yaşatmak için uğraşacaklar.Haberleri değişik betimlemeler kullanıp önümüze sürecekler.Haber kaynağının bol olduğu madenler Antalya gibi liman kentleri.Turistlere sıkça rastlandığı,halka açık plajlarda ergenlerin rüyalarını süsleyen nataşalar,helgalar haberlerin kapaklarını süsleyecek.Haberlere baktığımızda altında meme yaftasının olduğunu anlayamayacağız.Üstü kapalı olarak içinde meme geçen haberleri kombolarla gözümüze sokacaklar.Haberleri internet üzerinden veren siteler,garnitür olarak foto galeri yapacak ve iyice detaya inecekler.Artık sadece helgayı görürken yanında masum arkadaşlarını da göreceğiz.

Antalya'dan cıvıl cıvıl görüntüler:Halka açık plajlarda memleketimin zalım gençlerini sevindiren helga ablalarını,haberciler bok sinekleri gibi üstüne üreyecekler.Kameraman plajın son durumunu,serinlemeye çalışan halden anlmayan vatandaşımı,mavi donla denize gireni,geçim derdini düşünerek ''süt mısır ! '' nidalarıyla aramızdan geçen küçük esnafları gösterecek.Finali helga ablamızın götüne zum yaparak veya memelerini sinek kaydı çekerek ekran başındakileri mesut edecek.

Kemer cıvıl cıvıl:Kemer'e uğrayan turistler,kıpır kıpır olan ülkemin basının ikinci evresi.Bu evrede öğle saatlerine doğru verilen haberde,bunaltıcı sıcaklardan çekeceği görüntüye odaklanamayan kamereman alnından dökülen inci inci terler ve muhabirin ısrarı üzerine kadrajı diğer tarafa çevirdiğinde nataşa ablamızın incecik bikinisiyle karşılacak.Bu durum karşısında şoke olan kameraman,reyting uğruna meme fışfışına girişecek.

İnternet tabanlı haber sitelerinde ''bodrum geceleri '' ''yaz cıvıl cıvıl '' ''kıpır kıpır '' gibi betimlemeler görürseniz,hemen alt tarafta haberi görsellerle desteklenen bol memeli fotoğraf galerisinide görme şansına erişeceksiniz.

Mahmut Zübermühler Den Mektuplar İki

2.Gün

Gemide işler iyice kötüye gitmeye başladı.Mide gurultularıyla gezen tayfa,aç olduğu için düşünemiyor beyni olmayan zombilerin yapmayacağı şeyleri yapıyor.Umutsuz denizciler gibi denizlere bakıyorum.Dört bir yanımızı saran,masmavi ve uzun yolculuğumuzda bize arkadaşlık eden tek yoldaşımıza.Tayfalardan bazıları kara göründü nidalarıyla herkesi galeyana getiriyor ve asparagaz haberi kerizlere yutturuyordu.Deneme-yanılma yöntemiyle hazırlanan haberler,karayı görmek için hiçbir şeyi umursamayan tayfam,balon haberlere inanıyor,gerçeği öğrendiğinde şevki kırılıyordu.Tayfadan fedakar birkaç adamın çıkmasıyla,her şeyi devletten bekleme günleri sona erdi.Zeki arkadaşlar ellerine zıpkınları,giysilerini omuz hizasına çekerek bir nevi gövde gösterisi yaptılar.Sinema izler gibi izleyen tayfa,zıpkınla balık vuruluşunda alkışlıyor,arkadaşlarına destek oluyordu.Bazıları işi ilerleterek kumar ve bahis işine giriyor.Çaktırmadan kimin denizden ilk çıkacağına dair bahis yapıyordu.Parsellenmiş,uyuşmuş beyinler,denizden çıkan her balığı görünce mide gurultularına bir yenisi ekleniyor,aç olan zihinlerini doyurmakta güçleşiyordu.Tayfanın dişinin kavuğuna gitmeyecek balıklar denizden çıkarıldıktan sonra ayıklandı.Uzun süren işlemlerden geçirildikten sonra sterilir ortamdan geçirildi ve yemeye hazırlandı.Hamarat miço,el becerilerini göstererek geminin ortasına küçük bir yemekhane kurdu.Karavanalarını alan tayfa,çeşitli balık ürünlerini tabaklarına koyuyor,yemeğini alan sırasına devam ediyordu. Adeta herkesin gıybetle bakacağı,imreneceği bir servis kurmuştuk.Şimdilik ben buna açık büfe diyorum.Karınları doyunca,neşeleri yerine gelen tayfa akşam eğlencisine başladı.

Masaşutkes manastırlarında tiyatro eğitimi alan tayfa,kendi yazdıkları oyunu oynamak istediler.Sahnesiydi,dekoru derken çok yorulduk.Günler süren provolar ve yorucu antremanlardan sonra herkes rolünü öğrenmiş ve eksiksiz oynamıştı.Klasik gemilerie nazaran,benim gemim yenilikçi,ıslahatçı ve gelişmelere açıktı.Diğer kaptanlar gibi at gözlüklü değil,geniş bir vizyonum vardı.Çeşitli aktivitelere ev sahipliği yapan gemimiz tiyatro oyunundanda alnının akıyla üstesinden gelecekti.Bulutların arasında,izleyici olarak yerini ayırtan ay;oyunumuzun tek ışığı oldu.Daha önce hayatlarında tiyatro nedir bilmeyen cahil tabaka,ilk başlarda sızlansada sonraları merak etmeye ve heyecanlanmaya başladı.Önceki gece akdeniz akşamlarını çalarak yakışıklı değil ama sempatik tayfayı inceden sinirlendirerek hır çıkartan zat-ı muhterem kapalı olduğu ininden tekrar çıktı.Sarı saçlarını ordan oraya sallandırarak,şampuan reklamlarındaki yıldızları andıran arkadaş,tiyatro oyununa katıldı.Yaman arkadaşın elinden herşey geliyordu.Yaralarını daha yeni saran yakışıklı değil ama sempatik kitle sahnede seksi arkadaşı görünce ıslıklar çalıp,slogan atmaya başladı.Tayfada yaşça büyük olan,herkese sözü geçen amigo geldikten sonra kızgın taraftarı susturdu.Bu seferde sahneye balık artıkları atanları kenara çekip,bir güzel patakladı.

Tiyatro oyunumuz güzeldi.Önündeki en büyük dertlerini bir kalemde atan tayfa oyuna dalarak neşelendi.Hepsi keriz gibi yedi oyunu.Aralarda entelektüel olan birkaç arkadaş homurdanarak herkesin toplandığı yeri terk etti.Hazır fırsat bulmuşken değerlendirmek isteyen ahali,balık fazlalarıyla tatlılar yapmış,oyun oynanırken satıp para kazanıyordu.Bilinç altının ''yemek ye ! '' mesajına yenik düşen tayfa,nefsi de araya girence engel olamadı ve körü körüne kabul etti.Oyun bitince alkış yağmuruna tutulan arkadaşlar,herkesten bir daha sözünü aldı ama yorulmuşlardı.Tezgah toparlandıktan sonra herkes işinin başına döndü.Birkaç saat sonra herkes rahat ve konforlu yataklarına çekildi.Kamaramda olta atarak son durumun analizini yapıyor.Olası durumların resmini çiziyordum.Kamaramdaki çemberimsi pencereden dışarıya baktım.Tek ışık kaynağımız olan ay,biletinin süresi dolmasıyla ayırtılan yerini,maçı izlemek için gelen heyecanlı taraftar güneşe yerini bırakıyordu.

Masamın başına geçip,mumu yaktıktan sonra ortama mürekkepli kalemimi alarak yazmak için ambiyans verdim.İlk giriş cümlesinden sonra tıkandım.Saatler süren dolanmalarımdan sonra nihayet aklıma bir şey geldi.Gelen şey ise tuvalete gitmekti.Londra sokaklarında avuç avuç satılmasını hedeflediğim şiir kitabına ''tuvaletim geldi '' yazarsam şiir açısından güzel olmazdı.İlham gelmesi için yatağıma uzandım ve loş ışıklar eşliğinde şarkı söyledim.

23 Haziran 2010 Çarşamba

Çıldıray Hacı:Turşunu Kursun

Yakın zamandada internet aleminde,gerek sosyal platformlarda gerekse bloglarda boy gösteren Ahmet Hoşgör,nam-ı değer ''Çıldıray Hacı '' içindekileri atıyor.Önceki videolardan da alışık olduğumuz yatak odası düzeni yerini koruyor.Çıldıray acısını şiir yazarak milyonlara sesleniyor.İstediği kız verilmeyince,kızın anasına kendi elleriyle yazdığı şiiri okuyor.

Git anana söyle turşunu kursun.
                                        
Hürriyet Video'larını izlemek için Flash 7 veya daha yüksek eklenti yüklenmeniz gerekmektedir. Yüklemek için tıklayınız!!!
                                     

Mahmut Zübermühler Den Mektuplar

1.Gün

Bugün ekiple tanıştım.Saatler öncesinden rıhtımda bekledim.Beni keriz niyetine koydular köftehorlar.Ekip çok neşeli.Grubun içerisinde yediden yetmiş yediye insanlar var.Sarışını,zencisi,beyazı çeşit çeşit her telden adam var.Rıhtıma geç gelen bir miço vardı.Ayağındaki sandaletlerle koşuyor,cebindeki eriklerin dökülmesine aldırmadan nidalar atarak yanımıza geldi.Yeni miçoya tüm ekip alıştı.Uzun süren ısınma turları ve yoğun çalışma şartlarından sonra miço;ekibimizle uyum problemini kaldırdı.Bukalemen gibi kerata.Matrak bir insan.Ekibi fıçı fıçı biralar gelmeden önce esprileri ve şakarıyla negatif enerjilerini aldı.Sağduyulu yaklaşımları ve hayatı pratik yaşamak için tavsiyeleri var.Gemi için gerekli olan teçhizatlardan sonra yola koyulduk.Sahadaki taktiklerini öğrenmeyen ekibim benden fırça yedi.İlk günün fırçasını atmanın şerefine,geminin sığ bölümlerine geçerek yeni sardığım,vefakar sigaramla bütünleştim.Mahzendeki bayrağı çıkarttım.Beyaz bir bayrağın üstüne sulu boyayla çocuklar gibi kuru kafa çizmişler.Kendilerini korsancılık oynuyor zannediyorlar herhalde.Burada yaptığımız ciddi bir iş.

Dümenin başına geçip eksik olmayan ufka bakma sahnesinin verdiği hazı sonunda tattım.Ufuklarda sadece deniz olmasına rağmen,karayı görmek pahasına yarışan denizciler gibiydim.Güneş batarken denizin üzerinde bıraktığı yakamoz,yolculuğumuzu şölene çevirdi.Geminin ortasında ateş yakan aklı selim tayfa,biraları ve etleriyle ziyafet çekti.Grubun arasında kaybolmuş olan müzisyen çocuk,ses seda vererek gitarını çıkardı.Başladı  akdeniz akşamlarını çalmaya.Tayfadaki yakışıklı değil ama sempatik kitle homurtu ve mırıltılarıyla yaralarına tuz basan gitar çalan çocuğu linç etmeye kalktılar.Kızdıklarında kıllı kaşlarının bükülmesi,suratlarının ekşimesi ve yumruklarını sıkmanın verdiği güçle on kaplan kudreti kesildiler.Damarlarında dolaşan asabiyet,yumruklarına gidip harekete dönüşmek için fıırsat kolluyor,engellenemez sinirini kimse yatıştıramıyordu.Gitar çalan çocuk istemeyerek gitarını kaldırdıktan sonra ortam yatıştı.Eğlenceye kaldığı yerden devam edildi.İçmesini bilmeyen tayfa geminin orasına burasına kusarak,real sürrealizmin akımlarını temsil eden resimlerin fırça darbelerini anımsattılar.Eğlenceden uzak ıssız kitle geminin kolonlarının olduğu tarafta sigaralarını tüttürüyor,ben gelince mahmut hocayı görmüş gibi söndürüyorlardı.Biraların dibinin görülmesi ve yiyeyecek erzağının bitmesiyle,eğlencede doğru orantıyla son buldu.Birkaç kişi sitem ederek yatmadılar.Bütün ekip sarhoş ve midesi bulanık bir şekilde yatakların yolunu tuttu.Sallanan gemide ne kadar rahat edicekleri tartışılan bir konuydu.

Sabah güneşinin kamaramdaki yuvarlak çemberimsi camdan girmesiyle uyandım.Güneş ışıkları camı boyuyor,kalkmam için bana şans tanıyordu.Dün gecenin verdiği sarhoşlukla apor tapor giyindim.Saçlarımı yadigar tarağımla soldan sağa taradım.Miço kapıyı çalarak haritayı getirdi.Cehaletin son noktalarında gezinen tayfam,küçük çocukların bile yapmayacağı şeyi yapmıştı.Haritayı kendi kafalarına göre düzeltmiş,rotamızı şaşırtmışlardı.Kürsüme çıkarak brifing verdim.Herkes iş başı yaptıktan sonra dümene geçtim.Kaybolan rotamızı bulmak samanlıkta iğne aramak gibiydi.Dört yanımız deniz olduğu için yoldaşlarımız balıklardı.Tayfadan her iki dakikada bir kişi geliyor,beni soru bombardımanına tutuyordu.Kerizlere rotayı bulacağıma dair söz verdim.Hayatlarında tatmadıkları mutluluğu dudaklarımdan dökülen iki cümleyle yaşadılar.

Yiyeyecek erzağımızı bitiren tayfa,tahta kurularını kemirme düzeyine gelmişti.Tüm gruptan çıkan mide gurultusu sesleri senfoni orkestrasını hatırlatıyordu.Cüssesi büyük olanlardan daha bas bir ses,cüssesi küçük olanlardan pes ses geliyordu.Yanyana dizildikleri için,mide orkestlarındaki çalgılarını senkronize şekilde çalıyor,notaları atlamadan,aksatmadan çalıyorlardı.Kara gün dostu miço,guruldayan mideleri soyut olarak doldurabilecek bir çözüm yolu buldu.Miçoya eğitim durumunu sorduğumda ''isviçre bilim adamları enstitüsünden '' olduğunu söyledi.Kendisi ayaklı ansiklopedi gibiydi.Şakalarıyla guruldayan midelere derman olmuş,açlık hissini az da olsa yatıştırmıştı.Gece olunca günün verdiği yorgunluğa dayanamayan tayfa,bebekler gibi uyumuş,açlık sorunlarını dert etmeden yeni bir güne başlamak için enerji topluyorlardı.

22 Haziran 2010 Salı

Mağlup Adam

'''Mısır koçanının yanındayım.Seni bekliyorum '' dedim.Yaklaşık iki saatten beri sevgilimi bekliyor,yazın kavurucu sıcağını aldırmadan giydiğim kalın ve koyu oduncu gömleğim iki saatlik bir süreden sonra koltuk altları sarı rengine çalmaya başlıyordu.Yanında durduğum mısır koçanı maketinin içindeki mısır taneleriyle,koltuk altlarım aynı renk cümbüşüne bürünmüş,renklerin kardeşliğini yaparak terden sırıl sıklam olan saçlarımı bir nebze de olsa kamufle ediyordu.Telefonum avucumun içinde su altında kalmış sıçana dönmüş,her iki dakikada bir çıkan ''avea'' yazısı kaybolmuştu.İnceden tırsmış ve korkmuştum.Takoz telefonum bana ikinci darbeyi indirmiş.Geç gelerek beni ağaç eden sevgilime omuzdaş olmuştu.Elimin tersiyle alnımda inci inci dökülen terleri sildim ve yadigar gömleğime sürdüm.Planlanılan şekilde buluşulmadığı için,güneşin devreye girmesiyle yanıma ve çevremdekilere huzursuz edicek kokular salgılıyor,koltuk altımı reaksiyona sokuyordum.Çay bahçesindeki sandalyelere oturduğumda kot pantolonumun kıç tarafının terlediğini anladım.Terler kot pantolonuma öyle nüfuz etmiştiki,içinde bulunan renk kimyalarını bozarak beyaza çevirmişti.Moda olduğundan çok endişelenmedim.Sıcağın altında kurulu çalar saatler gibi gelip geçen,sahte gülümsemesinin altında kendi çıkar ve menfaatlerini koruyan garson gelerek ''bir şey ister misiniz ? '' sorusunu yönelterek bir saatten beri verdiğim cevapla yetinmeyerek,kendisini avutuyordu.

Çay bahçesinin karşı tarafındaki otobüs duraklarına baktım.Umutsuz denizcilerin karayı görmek adına ufka baktığı gibi baktım.Karayı göremesemde bir an için kendimi ümitlendirdim.Arada da hala yandan kombolarına devam eden,beni soru bombardımanına tutan garson,yenilmeye doymayan pehlivanlar gibi sıkıcı sorusunu yineliyordu.En sonunda köpeğini mutlu eden sahipler gibi önüne kemiğini attım.Bir çay istediğimi söyledim.Teklifimi duyunca yüzü güldü ve uzun süren yıpratıcı ve nefsi çeldirici hamlelerinden sonra galip gelmişti.Cebimdeki terli telefonum bir kez daha çaldı.Sinirlenerek telefonu açmadım.Garson çayımı getirdikten sonra savaşı kazandığının resmi belgesi olan fişi masaya bıraktı.Şekerleri atıp,birleşmiş dudaklarımı çay bardağıyla birleştiriyordumki slow motion sahneye sevgilimin görünmesiyle son buldu.Aheste aheste geliyor,geç kalmasına rağmen gülüyordu.Karşımdaki sandalyeye oturdu.Çay bahçesinin girişinde soğuk davranışları uzaktan belli oluyor,negatif yüklerler dolu zihni dokununca insanı çarpacak düzeyde hissettiriyordu.Birkaç dakika ikimizinde motorumuzun soğuması ve havada hakim olan tehlike çanlarının susması için sakince bekledik.İlk atağı o yaptı.Her zamanki gibi benden hızlıydı.

''Umut,ben ayrılmak istiyorum.''
Olumsuz geçen bir sürü olaydan sonra rahatlatıcı çayı içerken,yudumlarım boğazımda düğümlendi.
''Ne ? Kafan güzel mi ? ''
''Bir aydan beri ilişkimizden tat alamıyorum.Yeni atraksiyonlara ihtiyacım var.''
''Beni burada iki saatten beri beklettin.Benim için atraksiyon oldu zaten.Sayende pazar ezikleri gibi kokuyorum'' dedim.
''İşim vardı geç kaldım.İnsanlık hali.Olamaz mı ? ''
''İnsanlık halinin karşısındaki insanı bekletebileceği belirli bir zaman miktarı var.Kusura bakma ama sen onu fazlasıyla aştın.''
''Zaten beni son görüşün olacak.'' dedi kendinden emin tavırla.Cümlelerini ağzından dökerken kafasını sallayarak ortama ayar vermeye çalışıyordu.
Ahu Tuğba'nın petro fiyatlarına verdiği etkinin daha fazlasına bütün bedenimde hissediyordum.Üst üste gelen olumsuz olaylar silselesi son yandaşınıda yanına almıştı.
''Ayrılmak mı istiyorsun ? '' dedim emin tavırlarla.Özgüvenimi bozmak istemiyordum.
''Evet.''
Son cümlesini söylemesiyle adete ışınlanan erkek güzeli uzan saçlı bir homo sapiens yanına geldi.
''Bu Can.Senden kat kat daha iyi.''
''Sen benim ne marifetimi gördün ki ? '' dedim.
Erkek güzeli orangutan,sinir katsayısını yükselterek,asabiyetiyle doğru orantılı on kaplan gücünü doldurmak için kendisini sıkıyordu.Tasması sevgilimin elinde olduğu için her an azad edebilir,üstüme salabilirdi.
''Sana orangutanla iyi şanslar '' dedim.
Cümlemi bitirmeden on kaplan gücünün sınırlarına ulaşan orangutan arkadaş sevgilimin tekbiriyle zincirini kopardı ve güçlü yumruğuyla sağ yanağıma darbe indirdi.Rodos rüzgarlarının tekneleri yaladığı gibi,ince bir sesle yumruğun kemikli ve sert tarafını dişlerimde hissettim.Böbrek üstü bezlerim hiç oldığı kadar hızlı çalışıyor,beynim yem olmamam için ayaklarıma mesaj gönderiyordu.

Ayağa kalkmamla bir sol kroşe daha yedim.Bu gibi durumlarda insanların çocuklukları akıllarına gelirdi ama ilk kez kabız olduğum zamanı hatırladım.Fitlin götüme girerken verdiği acıdan daha büyüktü.Sonbahar rüzgarlarının ikinci baharını yaşayan yaprakları dökmesi gibi yere doğru hafifçe savruldum.Yer çekimi ve potansiyel enerjinin düşenede bir tekme misali kombinasyonlarıya hafifçe düşüşüm ağırlaştı.Çay bahçesindeki duyarlı kalabalık yanıma üşüştü.Gözlerim açıkken son gördüğüm eski sevgilimin,ahtapot kollu orangutan tarafından sarmaş dolaş görüntüsüydü.Daha sonrasında kabız olarak tuvaletimi yapmaya çalışıyordum.

21 Haziran 2010 Pazartesi

Şeker Savaşları Bölüm Üç:Büyüdük Artık

Nasırlı ellerimi son bir kez zorlayarak pencerenin olduğu yerdeki boşluğa elimi atarak çıkmaya zorladım.Vücudumdaki bütün kaslarımla yüklendiğimde ortaya belirgin bir acı çıkıyor,acıyı hissetsemde taviz vermeden içime atarak sıkmaktan titreyen dişlerime son bir defa diyerek yalvarıyordum.Nasırlaşmış ellerimdeki çizgilerin açılarak kanamasına aldırmadan,er meydanında galip gelen büyük savaşçılar gibi mutluluk yaşıyor,evin en büyük zirvesi olan pencere boşluğuna çıkmam zorlu bir yolculuğu geride bırakan dağcılar gibi iliklerimde soğuğu hissetsemde bana heyecan veriyordu.Boşluktaki çıkıntıya oturarak terimi elimin tersiyle sildim ve yorulduğumu beden diliyle dudaklarımı birleştirip ''huf ! '' sesisini çıkartarak ifade ettim.Sırtımı çift katlı,dayanıklı cama vererek yorgun savaşçılar gibi sessizce harcadığım eforu,vücudumda dinlenerek şarj ediyordum.Benlenmedik bir anda cama sert bir cisim çarptı.Başlarda ne olduğuna anlam veremesemde kafamı arkaya doğru çevirişimde yaramazlık yapan çocukları gördüm.El kol hareketleri yaparak onları korkutup,kaçırmaya çalışıyordum.Korkuluk gibi durmamdan da etkilenmeyen hınzır çocuklar,pencereyi açıp düşme tehlikesini göze almamla kaçıp gitti.Kaçarken bahçeden topladıkları ganimetlerini düşürdüler.

Güneş ışıkları hiç olmadığı kadar keskin ve çarpıcıydı.Zayıf ve narin göz kapaklarımı tetikleyerek uyanmam için beni kaldırmaya çalışıyor,iki kolumu yüzüme tutarak siper etsem de yine de bertaraf edip uzun ve ince parmaklarımın arasındaki boşluklardan sıvışıyordu.Mağlup olduğumu anlayarak pinti adamlar gibi sitem ederek uyandım.Eve neşe havası hakimdi.Saatler öncesinden uyanan babam,daha uyanmadığım için bana laf yetiştirerek bugünün kutsal bir gün olduğunu hatırlatıyordu.Mutfağa gittim.Viski bardağından,damacana pompasını kas gücümle zorlayarak aşağı-yukarı hareket ettirmemle sistem hareket etti ve her basışımda yukarıya çekilen sıvı en sonunda bardağa döküldü.Viski bardağından kana kana suyumu içtikten sonra dökülen su damlacıklarına aldırmadan devam ettim.Mutfağın bir köşesinde mazlumca duran poşeti gözlerim görmeden duramadı.Son birkaç yılda şeker avlarında en büyük yardımcım olan vefakar poşetim,şimdi izbe,tozlu ve mutfağın en gereksiz eşyalarının konulduğu yerde durarak eski heyecanını tatmak isteyen bağımlılar gibi dil çıkartıyordu.Poşetle olan geçmişime rağmen,çetin yüzleşmeden galip çıkabilmek için aynanın karşısına geçtim.Artık yaşım şeker toplamak için büyüktü.Küçük çocukların yanında şeker isteyen büyük bir çocuk olayın estetiğini bozan,kutsal bir güne çomak sokan ve etik olarak kabul edilmeyen bir sınırı aşan ihmalkar biri olurdu.Üzülerek kendisini görmemem için bir köşeye atılmış sünepe gibi hisseden poşete baktım,artık kutsal görevler için vaat edilen topraklarda benim cebimde koşturamayacak,ikinci sınıf pazarlarda umutsuz ev kadınlarının biricik poşeti olacaktı.Terli elleriyle pazarda gezerken,kollarından inci inci dökülen terlerin son durağı olacaktı.Üzülerek mutfaktan ayrıldım.

Zor geçen yüzleşme dakikalarından sonra kapının zili çaldı.Çıplak ayaklarımla,soğuk betonlarda ayaklarımı özensizce havadan bodoslama indirerek yürüdüm ve kapıyı açtım.İlk şeker hasatını ümitle bekleyen,heyecandan dört dönen ve ilk şeker siftahını yapmak isteyen birkaç çocukla karşılaştım.Şeker istemekte nefsi çeldirici olan,nezaketen ''iyi bayramlar '' dedikten sonra,tüm nezaket havasını bozarak avuç avuç şeker alarak kaçan ibneler gibi kaçtılar.Arkalarına bakmadan,hırsızlık yapmış soyguncular gibi şekerlerini ceplerine ve teçhizatları olan poşetlerine koyarak tabanları yağladılar.Bir daha kapımızın önüne gelmeyecek ancak şekerleri bitince geleceklerdi.Alışverişimizi duygusal değil tamamen menfaat üzerineydi.Kapıyı kapatmamdan sonra telefonum çaldı.Arayan kişi,eski şeker hasatlarının lideri olan,yeni yetmelerin bilmediği gizli bir dergahın beyni niteliğindeki kişiydi.Şimdiki şeker avcılarından söze başlayarak,yeni kuşağın ne kadar aceleci ve plansız olduğundan yakındı.Eski günleri yad ederek nostalji sarhoşluğu yaşattı.Buluşucağımız mekanı söylerek telefonu kapattı.Üstümü dikey desenli bir kazak ve götü yazın sürekli giymekten terleyerek eskiden mavi olan kıç tarafını beyaza bırakan pantolonumu giydim.Buluşucağımız yere gittiğimde eski avcıların hepsi büyümüş ve bazıları bilinç altında eski günleri unutamayarak poşet getirmişti.Eskiden şeker avcılarının bir numaralı adamı olan,dergah liderinin sağ kolu olan arkadaş bir adım öne çıkarak gezeceğimiz yerlerin brifingini verdi.Herkes kol kola,omuz omuza aheste aheste yürüyerek iki lafın belini kırdılar.

Vaat edilen mekana geldiğimizde küçük tabulerde çavlarını içen ve nargilelerini tüttürerek bayram keyfi yapan elit tabakanın olduğu yerdi.Mekanınımız ambiyans olarak vasat olsada fiyat ve kalite olarak yüzümüzü güldürmüştü.Çaylarımızı ve nargilelerimizi söyledikten sonra masaları bileştirerek hiç buluşmayan ve muhabbetin ebesini zikecek olan arkadaşlar havasını vermiştik.İki lafın arasında çaya giden dudaklar ve bir yandan da garnitür olarak nargile içen bireyler saatler sonra terli götleri,ağrıyan sırtları ve anı havuzundaki tüm suyu boşaltıktan sonra kucaklaşarak istikametlerine doğru yol aldılar.Belkide bir daha karşılaşmayacaklar,böylesine kutsal bir günün değerini bir daha anlayamacaklardı.

Gidiş rotalarının üzerinden geçen dolmuşlara binen sıkı dostlar,kafedeki kucaklaşmalarının yetmemesinden kaynaklacanak,uğurlama merasimine öpüşmeyide ekleyerek ayrıldılar.