
Sessizce masada oturmuş önümdeki peçetenin desenlerini incelerken, “Neden yemiyorsun?” diye sordu babam. Bu soruya verebilecek bir ton cevabım olduğunu bilmek benim için yeterli, onun içinse bilinmezdi. “Canım istemiyor.” dedim umursamaz bir tavırla omuz silkerek. Annemse hiçbir şey söylemeden, benim söylememi de beklemeden önümdeki boş tabağı aldı. Rastgele bir şeyler doldurmaya başladı. Nasıl olsa yediklerimin hepsini en fazla yarım saat içinde, mide özsuyuyla karışmış iğrenç bir sıvı olarak ağzımdan geri çıkaracağımı, normal bir insan için normal bir eylem olan yemek yemenin bu noktada benim için ne kadar anlamsızlaştığı ona söylememe fırsat vermeden, yemek yememeye direnen küçük çocuğuna emir veren bir anneye dönüşerek, net ve sert bir ses tonuyla, “O tabak bitecek.” dedi. İtiraz etmedim. Ne kazanacak ne kaybedecek bir şeyim olmadığını bilerek son kırıntısına kadar bitirdim. Kimseye bir şey söylemeden masadan kalktım. Odamın ahşap kapısının açılırken çıkardığı kulak tırmalayıcı gürültüden nefret ettim bir kez daha. Pencereye yaklaştım. Yağan yağmuru, insanların telaşının seyrettim. Yağmuru sevmezdim ama onun hakkında başka tespitlerim de vardı. Değişkendi yağmurun insan üzerinde etkileri. İnsanın ruh haline uyum sağlardı yağmur ve duygularını katlardı. Bence yağmur hüzünlendirmezdi insanı hiçbir zaman. Onun görevi insanın kalbinde sıkışıp kalmış hüznü dışarı çıkarmak, etkisini katlamak, katlanılmaz ve bunaltıcı hale getirmekti. Benimki yeterince katlanılmaz olduğundan, bir de yağmurun etkisini kaldıramazdım. Katlanılmaz üzüntünün dolaylı sebebi, bir zamanlar ölümüne mükemmel olan kişiyi hatırlayınca midemde o tanıdık yanma hissini duydum. Birkaç saniye sonra boğazımda… Bastırmaya çalıştıkça gözlerim yaşardı. En sonunda dayanamayarak kalktım. Hızlı hareket etmeye ve mümkün olduğunca ses çıkarmamaya çalışarak tuvalete koştum. İçeri ses gitmemesini istediğimden 2 haftalık suç ortağım olan kapıyı sıkıca kapatıp kilitledim. Mide özsuyumla karışmış yarı sindirilmiş sabah kahvaltım saçlarıma bulaşmasın diye sol elimle geriye doğru tuttum kâküllerimi ve kusmaya başladım. Aralıklarla 2 kez toplam 10 saniye. 2 hafta içinde tam 37. kez aynı sahne. Doğrudan sebebi belirsizdi. Aşık olduğumu bildiğim dolaylı sebebi ise bu durumdan habersiz kim bilir nerde… Tekrar onu düşünmek tekrar midemin kasılmasına sebep oluyor, bense içinde artık çıkarılacak bir şey kalmadığına kendisini ikna etmeye çalışıyordum. Bu şekilde kıvranma faslı 8 saniye. Kalkıp içimden söverek sifonu çekmem ve yüzümü yıkamam toplam 20 saniye. Sadece oksijene ve biraz nikotine ihtiyacım var. Odama doğru yürüdüm aynı kapıyı aynı lanet gıcırtıyla açtım. 1 aydır dokunmadığım paketi nereye sakladığımı düşünürken, hatırlatacak bir ayrıntı bulma umuduyla eşyaların üzerinde gezdirdim gözlerimi. Evet alttan ikinci çekmece ucuz kırmızı plastik kutunun içinde olmalıydı. Paketi 1 aydır hapsolduğu kutudan çıkardım ve içinden 2 tane alarak özgürlüklerini ilan ettim. Buralarda bir yerde bir de çakmak vardı. Bir arkadaş tarafından ödünç verilmiş, unutulmuş çakmak. Oradaydı. Cebime attım ve ayakkabılarımı giyerek evden çıktım. Yağmur dinmişti, bu da rahatsız edilmeden kendimi zehirleyebileceğim anlamına geliyordu. Bir tanesini yaktım. Yürürken bastığım su birikintilerinden sıçrayan sulara, 15 yaşında çocuk sayılabilecek bir kız çocuğunun elinde sigarayla bu denli rahat olmasına ayıplayan gözlerle bakan duyarlı vatandaşlara, dumanı içime çektikçe kalbimi sıkıştıran, yok olmaktan ziyade büyümek için direnen üzüntüme aldırmadan sadece yürüdüm. Soğuk rüzgârı yüzümde hissederek nereye gittiğimi düşünmeden uzun uzun yürüdüm.

















